10 Kasım 2009 Salı

Yeni Yıl Şarkısı

20 Kasım 2009’da Türkiye Sinemalarında vizyondakiler gösterilmeye başlanacak olan “DISNEY’İN YENİ YIL ŞARKISI,” Oscar ödüllü yönetmen Robert Zemeckis tarafından yeniden gündeme getirilen ve pek çok duyunuza hitap edecek olan macera dolu bu eğlence, klasik Dickens öyküsünün fantastik ruhunu son derece müthiş bir 3D (3 Boyutlu) sinema yapıtına dönüştürüyor.
“DISNEY’İN YENİ YIL ŞARKISI”, “Geleceğe Dönüş-Back to the Future”un senaryosuyla Oscar ödülü adaylığı “Forrest Gump”ın yönetmenliğiyle Oscar ödülü kazanan Robert Zemeckis’in yönettiği ve senaryosunu yazdığı en yeni box office film.
“DISNEY’İN YENİ YIL ŞARKISI”nın kısaca konusu:
Ebenezer Scrooge (JIM CARREY) Noel tatiline son derece alçakça başlıyor, sadık hizmetkarına (GARY OLDMAN) ve neşeli yeğenine (COLIN FIRTH) bağırıyor. Scrooge daha sonra öbür dünyada vurdumduymazlığının bedelini ödeyen ölmüş iş ortağı Joseph Marley’nin hayaletiyle karşılaşır. Marley aynı kaderi paylaşmaması için Scrooge’a yardım etmek ister ve ona üç ruhun onu ziyaret edeceğini söyler. Ancak Geçmiş, Bugün ve Gelecek Noellerinin hayaletleri, onu gözlerinin açılmasını sağlayacak bir yolculuğa çıkardığında, Yaşlı Scrooge görmek istemediği gerçeklerle karşı karşıya kalır ve kalbini açarak, çok geç olmadan kötülük dolu yılları telafi etmek zorunda kalır.
Walt Disney Pictures ve ImageMovers Digital “DISNEY’İN YENİ YIL ŞARKISI” fragman nı sunar, filmin yönetmenliğini Charles Dickens’ın klasik romanından bizzat uyarlayan Robert Zemeckis üstlenmiş. Film, Robert Zemeckis, Steve Starkey ve Jack Rapke tarafından sadece The Walt Disney Studios için 3D(3 Boyutlu) formatında sinema filmleri yapmak amacıyla kurulan ImageMovers Digital’in gerçekleştirdiği ilk film. “DISNEY’İN YENİ YIL ŞARKISI”nın reklam yapımcıları Starkey, Zemeckis ve Rapke.
Yıldızlardan oluşan oyuncu kadrosunun başında bin bir suratlı oyuncu Jim Carrey geliyor ve o da oyuncuların çoğu gibi birkaç önemli rolde birden görülüyor. Ebenezer Scrooge’ı yaşlı ve genç olarak farklı yaşlarda canlandırmanın yanı sıra Carrey, Geçmiş, Bugün ve Gelecek Noellerinin hayaletlerini üstleniyor.
Carrey’ye bir grup yetenekli oyuncu eşlik ediyor. Gary Oldman (“Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı”) Scrooge’un rahat vermediği hizmetkarı Bob Cratchit’i, onun küçük ve hasta oğlu Tiny Tim’i ve Scrooge’un ölmüş ortağı Joseph Marley’nin hayaletini canlandırıyor. Colin Firth (“Aşk Her Yerde,” “Kazara Koca,” “Bridget Jones: Mantığın Sınırı”) Scrooge’un neşeli ve iyi kalpli yeğeni Fred’i canlandırıyor. Robin Wright Penn (“Devlet Oyunları”) uzun yıllar önce Scrooge’un kalbini çalan Belle’i ve Scrooge’un artık hayatta olmayan kız kardeşi Fan’ı canlandırıyor.
İngiltere’nin en seçkin oyuncularından biri olan Bob Hoskins, (“Roger Rabbit”) Zemeckis’le tekrar bir araya geliyor, Scrooge’un gençken yanına çırak olarak verilen İhtiyar Fezziwig’i ve eskici dükkanı sahibi ve “ölmüş” Scrooge’un nevresim takımlarını ve perdelerini satın alan İhtiyar Joe’yu canlandırıyor. Oyuncu kadrosunu Cary Elwes (“Ella,” “Georgia Yasası”) tamamlıyor ve Scrooge’un eski oda arkadaşı genç Dick Wilkins dahil olmak üzere bir çok karakteri canlandırıyor.
Yaratıcı ekip; yapım tasarımcısı Doug Chiang (“Beowulf: Ölümsüz Savaşçı,” “Kutup Ekspresi”), görüntü yönetmeni Robert Presley (“Manhattan’da Sihir,” “Terminator 3: Makinelerin Yükselişi,” “Gizli Gerçek”), kurgucu Jeremiah O’Driscoll (“Beowulf: Ölümsüz Savaşçı,” “Kutup Ekspresi”), kompozitör Alan Silvestri (“Beowulf: Ölümsüz Savaşçı,” “Müzede Bir Gece”) ve görsel efekt süpervizörü George Murphy’den (“King Kong,” “Constantine”) oluşuyor.


CHARLES DICKENS’IN ÖYKÜSÜ
Sinemacılar Gelişmiş Teknolojiyle Yazarın Hayallerini Beyazperdeye Yansıtıyor

Şimdiye kadar anlatılan en güzel Noel öykülerinden biri olduğu düşünülen ve her yıl Noel tatilinde milyonların keyif aldığı “Yeni Yıl Şarkısı” Charles Dickens tarafından 1843’te yayımlandı. Hikaye hızlı ve ebedi bir başarı kazandı.
Kısa Film yapımcıları hiçbir film versiyonunun Dickens’ın anlatmak istediği şekilde hikayeyi anlatmadığını düşündü. “Sanki Charles Dickens bu hikayeyi filmi yapılsın diye yazmış—o kadar görsel ve o kadar sinemaya özgü.” diyor Zemeckis. “Bugüne kadar yazılan en güzel zamanda yolculuk hikayesi ve yazarının aslen düşündüğüne inandığım şekilde filmini yapmak istedim.”
Performans yakalama, oyuncuların performansını bilgisayarlı kameralarla 360 derecelik açıdan dijital olarak yakalayan bir süreçtir, böylece film Disney Digital 3D™(3 Boyutlu) formatında gösterilebilir. Teknoloji, film yapımcılarının sanatsal kısıtlamalar olmadan izleyicileri daha önce gidilmesi mümkün olmayan bir zamana ve mekana taşıyabildikleri gerçek bir Dickens dünyası sunmasına imkan sağladı.
“Teknoloji bir film yapımcısı olarak benim için özgürleştirici.” diyor Zemeckis. “Filmi yaparken sinema boyutunu ayırmamı sağlıyor, ki bu tüm film yapımcılarının kontrol etmeye çalıştığı bir şey ve oyuncu kadromun performanslarının sihrini gerçekleştiriyor. Oyuncu performansını sergilerken meydana gelen o harika kazaları hoş karşılamanın ve sonrasında filme sinema dilini yerleştirebilmenin mükemmel uyumu.”
Yapımcı Steve Starkey ekliyor, “Hikayedeki karakterler hayattan daha büyük—hayaletler ve hatta zaman içinde değişen Scrooge bile. Daha önce yapamadıklarımızı sinemanın bu yeni formatında yapabiliyoruz.”Teknoloji, film yapımcılarına beyazperdede daha önce hiç görülmeyen mekan ve karakterler yaratmak için inanılmaz bir özgürlük sağlasa da, dönüp dolaşıp hikayeye geliyoruz, diyor Zemeckis. “Yaşayan en kötü adamı alıp, ona davranışlarının yanlışlarını gösteriyorsunuz… ve biz de işin eğlenceli tarafını yaşıyoruz.”

15 Ekim 2009 Perşembe

Özgür Woodstock

SİNOPSİS

Taking Woodstock, zamanda her şeyin mümkün görüldüğü bir ana yapılan eğlenceli bir yolculuk.

Greenwich Köyü'nde iç mimar olarak çalışan Elliot (DEMETRI MARTIN) o dönem oluşan gay hakları hareketlerinin sözcülüğünü yapmaktadır. Ama hala aile işine de yardım etme yükümlülüğü hissetmektedir. Babası Jake (HENRY GOODMAN) ve annesi Sonia (IMELDA STAUNTON) Catskills'te El Monaco adlı bir motel işletmektedirler. Fakat ikisi de çok aksi insanlardır ve bu tavırlarıyla müşterilerini de birer birer kaçırırlar. İşler artık dibe vurmak üzeredir. 1969 yazında bankanın motele haciz koymasıyla Elliot taşradaki El Monaco'ya dönüp motelin kurtarılmasına yardım etmek zorunda kalır.

Tam da bunun üzerine önceden komşu kasaba Wallkill'de yapılması planlanan bir müzik ve sanat festivalinin izninin iptal edildiğini öğrenir. Elliot hemen Woodstock Ventures yapımcısı Michael Lang'i (JONATHAN GROFF) arar ve festival için organizatörlere kendi motellerini kullanabilecekleri teklifinde bulunur. Bu zor durumda biraz gelir elde edebilecektir. Reklam için daha büyük alana ihtiyaç olmasından dolayı Lang'i yolun aşağısında 240 dönümlük bir mandıra işleten komşusu Max Yasgur'la (EUGENE LEVY) tanıştırır. Kısa bir süre içinde Woodstock personeli El Monaco'ya yerleşir ve yarım milyon insan da “White Lake'te Müzik ve Barış'ın 3 günü” sloganı ile Yasgur'un çiftliğine doğru yola çıkmıştır bile.

Biraz arkadaşlarının yardımıyla, biraz da kasabalının direnişiyle Elliot kendini bir nesli tanımlayacak bir deneyimin içine sürüklenmiş bulur. Bu deneyim hem onun hayatını, hem de popüler kültürü sonsuza kadar değiştirecek ve bir dönüm noktası olarak tarihe geçecektir.

YAPIM NOTLARI

  • Filmin vizyondaki yönetmeni ANG LEE film ve oyuncularla ilgili şunları söylüyor:

“Birkaç gün sonra film okulundan eski bir arkadaşım Pat Cupo aradı. Elliot’un kitabı bana verdiğini duyduğunu söyledi ve okumam için teşvik etti.”

“Ard arda çektiğim trajik filmlerden sonra içinde olumsuz duygular barındırmayan bir komedi filmi çekmek istiyordum. Bu aynı zamanda özgürleşmenin, dürüstlüğün, hoşgörünün ve asla kaybetmemiz gereken ‘saf ruh hali’nin de hikâyesi.”

“Daha önce bir komedyenle çalışmamıştım ama çok iyi bir seçim yaptık. Demetri’yi daha fazla görmek isteyeceksiniz, ondan hoşlanacaksınız, o taze bir yüz.”

“Mizacı ve davranışlarıyla Demetri senaryodaki karaktere çok benziyordu. Üstelik kendine özgü bir şekilde komik.”

“Woodstock’un aslında yer olarak Woodstock'ta gerçekleşmiyor. Ama biz yine de ‘White Lake’ ya da ‘Bethel’ olarak düşünmüyoruz ve ‘Woodstock’ diyoruz.”

“Vilma hiç çabalamaksızın kendi iç huzurunu buluyor, bu yüzden Elliot için tam bir rol modeli.”

“Biz insanlar karmaşık yaratıklarız. Nasıl bütün bu savaş görmüş olma, karşı cinsin giysilerini giyme ve iyi kalplilik gibi öğeler bir insanda birleşebilir? Ama bu Vilma'da oluyor ve bu onun suçu değil. Cidden bir suçlu arıyorsanız, suçlu toplum. Bu Liev için de gerçek bir oyunculuk sınavıydı.”

“'Taking Woodstock'u çekerken 60’lara karşı derin bir tutku hissetmeye başladım.”

“Her kaynakta yaşanmış olayların farklı versiyonları olabilir. Sonuçta sizin yaratıcılığınıza hangi noktaya kadar izin vereceğinize karar vermeniz gerekiyor.”

“Harika ekibimiz ve oyuncularımız sayesinde Woodstock ruhunu ve enerjisini hepimiz hissettik. Bomba gibi geliyoruz!

Filmin yapımcılarından JAMES SCHAMUS'un da filmle ilgili fikirleri şunlar:

“Bizim asıl yaptığımız, bir hikâyenin küçük bir kısmını bir köşesinden tutup, neredeyse kaza sonucu olmuş ve hiç beklenmedik bir şekilde eğlenceli bir olaya dönüşmüş bir tarihi anlatmak ve bunun sonucunda gerçekleşen olayların inanılmazlığını göstermek.”

“Bu yeni nesil için geçmişe gitme, Woodstock’u ziyaret etme ve umuda sahip olmanın nasıl bir his olduğunu anlama fırsatı. Ayrıca biraz tabuları yıkmak ve bunun keyfini çıkarmak için iyi bir şans.”

“Biz de filmle aynı fikir yapısını benimsediğimiz için, Ang bu filmdeki sıkı çalışmadan çok keyif aldı. Bu Ang’le benim birlikte çalıştığımız on birinci film ve o, her seferinde daha fazla risk alıp, çıtayı yükseltir ve kendisiyle rekabet etmeyi sever.”

“Filmdeki bütün bu komedinin altında derin ve saklı duygular var aslında. Filmdeki karakterler etraflarında olup bitenler sonucunda önemli değişimler geçiriyor ve bu değişimin kendileri için anlamını sorguluyor.”

“Bu büyük kültürel olayın içine düşünce, Elliot da kendisiyle yüzleşir ve gerçekte kim olduğunu artık tam olarak kabul eder. Elliot’ın anne babasının biricik oğlu olduğu kadar, eşcinsel kimliği de hikâyenin bir parçası. Woodstock ailenin tüm bireylerini özgürleştiriyor ve değiştiriyor. Ama hayatı olumlu anlamda en çok etkilenen Elliot oluyor.”

“Martin stand-up showunda keskin bir zeka örneği sergiliyor.Seyirciyi aşağılamayan ve ona rahatsızlık hissi vermeyen bir tarzı var.”

Fragman festivalde Janis Joplin’i kimin oynadığını görmek için gelenler varsa, üzgünüm ama bu “Taking Woodstock”da yok ve zaten asla da olamazdı.”

“Woodstock’a gelenler sadece uzun saçlı hippiler ya da sakallı esrarkeşler değildi. Festivalle ilgili akıllarda en çok bu görüntüler kalmış olsa da, katılanların pek çoğunun görünüşü bugünün gençliğinden çok da farklı değildi. Bu yüzden insanlara ‘bekledikleri’ görüntüyü verdik, ama bir yandan, gerçekten de uzaklaşmamaya çalıştık.”

“Woodstock’da rapor edilmiş bir tane bile şiddet olayı yok. Orda sadece kutlama vardı.”

“Woodstock sonrasında yaklaşık 250 dönümlük alan festivalden arta kalan çöplükle kaplıydı ve 400 gönüllü kalıp etrafı toplamıştı. Sırf bu bile çok güzeldi.”

“Woodstock'un sloganı “3 günlük Barış ve Müzik”ti. Bizimki de “3 aylık Barış ve Film”.

  • Filmin diğer bir yapımcısı CELIA COSTAS filmle ilgili şunları söylüyor:

“Ang Lee benim henüz reşit olduğum yaşları anlatan ve benim de tanık olduğum bir film yapıyordu. Bu fırsatı asla kaçıramazdım.”

“1960’ların sonlarında dünya politik ya da sosyal anlamda sizin istiridyenizdi. Savaşın ortasındaydık. Ama buna rağmen bizim için olumlu zamanlardı. Çünkü biz o istiridye içindeki incilerdik ve hep beraber olursak her şeyi yapabileceğimizi düşünüyorduk. Bu düşünce çok özleniyor, belki de şu an yapmaya çalıştıklarımız tekrar bu duyguyu yakalamaya çabalamak.”

“Martin’i bulmak harika bir zamanlama ve harika bir sezginin sonucuydu. Nasıl Dustin Hoffman ‘The Graduate’ için mükemmel seçimdiyse, Martin de Elliot rolü için mükemmel seçimdi.”

  • Filmin uyarlandığı vizyondakiler “Taking Woodstock” kitabının yazarı ELLIOT TIBER'ın filmin yapım süreci ile ilgili sözleri ise şu şekilde:

“Ang Lee'den evet cevabını almak asıl zorluktu. Ben hayatımda fark ettim ki, ister macera sizi bulsun, isterse siz onu bulun, asıl önemli olan harekete geçmek ve her zaman bunu o anda yapabilmektir.”

  • Filmdeki tüm kostümleri tasarlayan, hatta dikim aşamasında da bulunan JOSEPH G. AULISI kostümleri hazırlama süreçleri ile ilgili şu detayları anlatıyor:

“Imelda ile Londra’da iken telefonda konuştum. ‘Bana yardım etmelisin, çünkü ben tez canlı biriyim.’dedi. Ama Sonia’nın daha topluca bir karakter olması gerekiyordu. Bu yüzden kuş yemiyle doldurduğumuz bir vücut dolgusu tasarladım ve onu 1960’ların ev elbiselerinden birine göre ayarlayıp birbirine diktim. Böylece içindeki dolgu da onun vücuduyla beraber hareket edecekti. Gayet işe yaradı, hatta çoğu insan onu vücut dolgusu ve peruğu olmadan tanıyamadı.”

“Günümüzde pek çok aktris kolsuz elbise giymiyor ama Imelda elbisesinin kolsuz olmasını istedi. Role o kadar çok giriyor ki, her yaptığının inandırıcı gözükmesini istiyor. Bu da harika enerjisinden ve coşkulu yapısından kaynaklanıyor.”

“Liev’in boyundan ve kol kaslarından yararlanıp, bunu bizim için bir avantaja dönüştürdük. Saç bantları da Vilma’ya feminen bir aura yaratmamıza yardımcı oldu. Ang ile bir defter bulduk. İçinde 1950’lerin sonunda Catskills’e giden kadın kılığındaki erkekleri gösteren gazete kupürleri vardı. Daha sonra Liev’in de katkılarıyla Vilma’nın elbiselerine eklemeler yaptık. Onları, oluşmaya başlayan özgürlük ortamını yansıtan daha rahat, daha günlük ve 1960’ların sonuna uygun giysiler olacak şekilde modifiye ettik.”

“Daha önce ev ödevini bu kadar iyi yapan bir yönetmenle hiç çalışmamıştım. Başarmak istediği şeye dair inanılmaz bir öngörüsü var. Ona gösterdiğiniz her sahneyi hatırlayabilir. Filmde kullanılan görsel malzemeyi öyle iyi bilir ve filme öyle değer verir ki, sizin de en az onun kadar önem verip, değer vermemeniz ve onun vizyonunu paylaşmamanız imkânsız gibi bir şeydir.”

“O dönemden kullanabileceğimiz, bulabildiğimiz bütün özgün kıyafetleri kullandık. Elli farklı kaynaktan pek çok kıyafet topladık. Ama bazı günler figüranlar için birkaç saat içinde ekstradan kıyafetler ayarlanması gerekti. 1969 moda için bir dönüm noktasıydı aslında. Ama buna rağmen kasaba halkı zamanın gerisindeydi, bu yüzden görünümleri 1960’ların başındaki gibiydi.”

  • Filmin başrol oyuncularından genç ve yetenekli DEMETRI MARTIN'in filmle ilgili düşünceleri şunlar:

“Stand-up’da kendim olmaya çabalıyorum. Bu ise başka biri olmak, başka bir yazarın kelimelerini ve hikâyesinin çizgisini yorumlamak demekti.”

“Bu benim için Ang Lee ile çalışmamı ve oyunculuk öğrenmemi sağlayacak çok heyecanlandırıcı bir fırsattı.”

“Elliot Tiber’le zaman geçirip ona bazı özel detaylarla ilgili soru sorabildim.”

“Çocukluğumdan beri Eugene’in hayranıyım. Max rolü insanların onu görmeye alıştığından farklı bir roldü. Onunla olan sahnelerde kendimi sanki onun bir şovunu sahne önünden izler gibi şanslı hissettim.”

“İlk başta ailenin hayatı neşesiz; Jake ve Sonia adeta birbirlerine takılı kalmış gibi hissediyorlar.”

  • Filmin diğer bir başrol oyuncusu ve sayısız filmde oynamış başarılı komedyen EUGENE LEVY de filmle ilgili şöyle yorumlarda bulunuyor:

“Ang benim Max’a hem ses hem görüntü olarak olabildiğince benzememi istedi. Max hakkında bir şeyler okudum ve haberlerde gözüktüğü kısa film çekimlere baktım. Ang, Max’ı bana . O dönemki partinin asıl savunduğu özgürlük görüşüne saygı duyan, Abraham Lincoln tarzı, geleneklere bağlı bir cumhuriyetçi olarak tanımladı.”

“Woodstock onun için bir iş girişimiydi ve bu girişimin sonradan dönüştüğü şeyi çok sevdi. Bir yıl önce çok ciddi bir sağlık sorunu yaşamıştı, ondan sonra hiçbir şeyin onun için daha korkutucu olamayacağını düşündü. Aynı filmdeki Elliot karakteri gibi o da tüm kasaba halkının karşısında durup ‘Bu çocuklarda hiçbir sorun yok’ diyebildi.”

“Evet, Max kaç kişinin geldiğini duyunca fiyatını arttırdı ama aynı zamanda da organizatörlere destek olacağını söylemişti ve öyle de yaptı. Yani hem sözünün eri bir insandı hem de iyi bir iş adamı.”

“Elliot ve ailesi kısa zamanda çok para kazandı. Bu onlar için bir dönüm noktası oldu.”

  • Filmde baba rolüyle karşımıza çıkan usta karakter oyuncusu HENRY GOODMAN da filmle ilgili düşüncelerini şu şekilde dile getiriyor:

“Film boyunca her karakterin farklı şekillerde de olsa pozitif adımlar atıp ilerlediğini görüyoruz.”

“Ang ekrandaki ailemizin bir diyalog geliştirmesi için çabaladı. Imelda, Demetri ve benim bir hafta boyunca bir araya gelmemizin önemli olduğunu düşünüyordu. Böylece çekimler sırasında kolayca iletişim kurup, oyuncu olarak rolümüze kolay girdik.”

  • Filmde anne rolüyle karşımıza çıkan ve yine şimdiye kadar oynadığı sıradışı rollerden bir diğerine imza atan IMELDA STAUNTON da filmdeki karakterlerle ilgili şunları düşünüyor:

“Sonia'nın geldiği yer olan Rusya, onun için karanlık bir geçmişi temsil ediyordu. Filmdeki komedinin asıl kaynağı da buydu zaten. Ang'le benim nasıl komik olma kaygısı gütmeden oynayabileceğim konusunda tartıştık. Sonia’nın Rusya’da büyümüş olması ve orada yaşadıkları onu hiç terk etmemişti.”

“Onun ve Jake’in hayatında telkin edici ve yatıştırıcı konuşmalar pek yok. Çok geniş bir duygusal kelime dağarcıkları da yok bu yüzden. Bir oyuncu için iyi bir karakter yakalamaktan güzeli yoktur. Ben de rol için ne doğruysa onu yaptım.”

· Filmde kadın kıyafetleri giyen, ama erkeksi özellikleri de olan bir savaş gazisini oynayan LIEV SCHREIBER'ın oynadığı ilginç karakterle ilgili sözleri şu şekilde:

“Karşı cinsiyete meyletme hareketinin 1969’da çok aktif olduğunu öğrendim. Vilma bu çelişkiyi sadece cinsiyet olarak değil, kendi karakterinde de yaşıyor. Bu çelişkiler benim için rolümün en ilginç kısmıydı. Erkeksi olmayı da feminen olmayı da bırakmıyor, olduğu gibi davranıyor, hiçbir yargılamaya kulak asmıyor. Ayrıca cömert ve korumacı.”

“Daha önce yaptığım için kadın kıyafetleriyle oynama konusunda herhangi bir endişem yoktu. Tabi her zaman kıyafet içinde güzel görünmeyebileceğiniz endişesini yaşıyorsunuz.”

· Filmde festivaldeki hippilerden birini oynayan bir diğer genç ve başarılı oyuncu EMILIE HIRSCH filmle ilgili şu yorumları yapıyor:

“Ang’in filmlerini zengin yapan şey detaylara verdiği önem. Bana yaklaşık 30 DVD yolladı; Apocalypse Now, The Deer Hunter, Platoon, Full Metal Jacket, Hamburger Hill, Winter Soldier belgeseli... Sadece Vietnam temalı filmler değil aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı hakkında filmler de ve en inanılmazı Fantastic Voyage idi.”

“Ang’in bana verdiği bir başka önemli görev; deneyim kazanmam için bir poligona gitmemdi. Ayrıca eski bir Irak gazisi ile tanıştım ve onunla Billy’nin de yaşadığı PTSD (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) hakkında konuştuk. Benimle kendisinin de savaşta neler yaşadığını paylaştı.”

OYUNCULAR HAKKINDA

DEMETRI MARTIN

  • 1973 New York doğumlu genç oyuncu Yale Üniversitesi ve New York Hukuk Okulu'nda tam burslu olarak Hukuk eğitimi aldı.
  • Yunan asıllı genç oyuncu kariyerine New York, Boston Comedy Club'da stand-up yaparak başladı ve yine burada keşfedildi.
  • 2002 yılından beri de çeşitli dizi ve filmlerde rol aldı.

IMELDA STAUNTON

  • 1956 Londra doğumlu İngiliz oyuncu Royal Academy of Dramatic Art'tan mezun oldu.
  • Oyunculuk hayatına 14 yaşında "The Beggar's Opera" müzikalinde 'Polly Peachum' karakterini oynayarak başladı.
  • 1983 yılında kendisi gibi oyuncu olan Jim Carter ile evlendi, çiftin bir de 1993 doğumlu bir kızları var.
  • Çok sayıda filmde yan ve başrollerde yer aldı.
  • Rol aldığı bazı filmler başrollerinde Hugh Grant, Emma Thompson ve Kate Winslet gibi ünlü oyuncuların rol aldığı Jane Austin'in aynı adlı romanından uyarlama 1995 yapımı “Sense & Sensilibity”, yine başrollerinde Gywneth Paltrow ve Joseph Fiennes'in rol aldığı 1998 yapımı “Sheakespeare in Love”, Emma Thompson ve Colin Firth'ün başrolünde yer aldığı 2005 yapımı “Nanny McPhee” ve 2007 yapımı “Harry Potter: Anka Yoldaşlığı”dır.
  • Çok sayıda ödül almıştır, aralarında Oscar ödülünün de olduğu birçok ödüle de aday gösterilmiştir.

HENRY GOODMAN

  • 1950 Sheffield doğumlu İngiliz oyuncu Londra’da “Royal Academy of Dramatic Art” da tiyatro eğitimi aldı.
  • 1993’de en iyi erkek oyuncu dalında İngiltere’nin tiyatro alanında en önemli ödüllerinden biri olan Laurence Olivier Theatre Award aldı.
  • Pek çok filmde oynayan Goodman 2007’de “Fiddler on the Roof” da başrol olarak yer aldı. Bunun ardından “The Way We Live Right Now”, Yahudi bir iş adamını oynağı The Damned United”da oynadı.

EUGENE LEVY

  • 1946 Ontario doğumlu Kanadalı oyuncu Hollywood'un aranan komedi oyuncularından biri.
  • 1977 yılında kendisi gibi oyuncu olan karısı Deborah Divine ile evlendi ve 2 çocukları oldu.
  • Kariyerine “SCTV” adlı TV komedi dizisi ile başladı ve mizahi karakteriyle çok sayıda ünlü filmde de öne çıkan rollerde yer aldı.
  • Başrollerinde Steve Martin'in oynadığı “Father of the Bride Part II” (1995), “Bringing Down the House” (2003), “Cheaper by the Dozen 2” (2005) gibi filmlerde oynadığı komik karakterler onu Hollywood'un aranan komedi oyuncularından biri yaptı.
  • Ama asıl şu anki ününe “Amerikan Pastası” serilerinde 'Jim'in babası' rolüyle kavuştu. Hatta daha sonra bu rolüyle 'Amerika'nın en sevilen babası' ünvanını aldı.
  • Emmy ve Grammy ödülleri dahil olmak üzere çok sayıda ödül kazandı.

EMILE HIRSCH

  • 1985 Kaliforniya doğumlu Amerikalı oyuncu sanatçı bir aileden geliyor. Babası yapımcı, annesi ve kız kardeşi ise ressam.
  • Başrollerini Elisha Butbert ile paylaştığı “The Girl Next Door” (2004), yine başrollerinde Kevin Bacon, Andy Garcia, Brandon Fraser gibi ünlü oyuncuların yer aldığı “The Air I Breathe” (2007), yönetmenliğini Sean Penn'in yaptığı “Into the Wild” (2007), başrollerinde Susan Sarandon “Lost”'un Jack'i Matthew Fox gibi oyuncuların yer aldığı “Speed Racer” (2008) ve başrolünde filmdeki rolüyle “En iyi erkek oyuncu” dalında Oscar ödülü alan Sean Penn'in oynadığı “Milk” (2008) gibi yüksek gişeli filmlerde rol almıştır.
  • Genç yaşına rağmen çok sayıda ödüle aday gösterilde ve ödül aldı.

LIEV SCHREIBER

  • 1967 Kaliforniya doğumlu oyuncu boşanmış bir anne babanın çocuğudur ve okuma yazmayı annesinden öğrenmiştir.
  • 2005 yılından bu yana “Halka” (2002) ve “King Kong” (2005) filmlerinden tanıdığımız ünlü oyuncu Naomi Watts ile birlikte ve çiftin 2 de çocukları var.
  • İçlerinde “Scream” (1996), “X-Men Origins: Wolverine” (2009), “Love in the Time of Colera” (2007), “The Omen” (2006), “Kate & Leopold” (2001) gibi büyük gişe getiren filmlerin de bulunduğu çok sayıda filmde yer almıştır.
  • Emmy ve Altın Küre dahil çok sayıda ödüle aday gösterilmiş ve çok sayıda da ödül almıştır.

YÖNETMEN HAKKINDA

ANG LEE

  • 1954 Pingtung doğumlu Tayvanlı yönetmen her zaman hayalini kurduğu sinema eğitimini almak için Amerika'ya geldi ve Illinois Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde lisans eğitimi aldı.
  • Daha sonra Sinema New York Üniversitesi'nde yine Güzel Sanatlar Ensititüsü'nde yüksek lisans yaptı.
  • Yönetmenliğini yaptığı ilk ünlü film başrollerinde Hugh Grant, Emma Thompson ve Kate Winslet gibi ünlü oyuncuların rol aldığı Jane Austin'in aynı adlı romanından uyarlama 1995 yapımı “Sense & Sensilibity” olmuştur.
  • Ayrıca başrolünde ünlü oyuncu Clive Oven'ın rol aldığı “Chosen” (2001), yine başrollerinde Eric Bana, Jennifer Connely, Josh Lucas ve Nick Nolte gibi ünlü isimlerin yer aldığı Hulk (2003), ve Heath Ledger, Jake Gyleenhaal, Michelle Williams ve Anne Hathaway gibi isimlerin yer aldığı ve konusu itibariyle çok ses getiren Brokeback Mountain adlı filmlerin de yönetmenliğini yapmıştır.
  • Çok sayıda ödüle aday gösterilen ve ödül alan ünlü yönetmen 2006 yılında “Brokeback Mountain” (2006) ile “En iyi yönetmen” dalında Oscar almıştır.

YAZAR HAKKINDA

ELLIOT TIBER

  • 1935 New York doğumlu yazar aynı zamanda resimle de ilgileniyor.
  • 1969 yılında yüzbinlerce 68 kuşağı gencinin katıldığı “barış ve müzik” temalı ünlü Woodstock Festivali onun sayesinde gerçekleşmiştir.
  • Festival organizasyonu yetkililer tarafından iptal edilince, Tiber ailesinin işlettiği motelin olduğu alanda festivalin düzenlenmesi için izin verdi.
  • Ayrıca birkaç box office filmde oyuncu, senarist ve sanat yönetmeni olarak yer aldı.

30 Eylül 2009 Çarşamba

G-Force

Yapımcı Jerry Bruckheimer, hayvanların casusluk faaliyetlerinde kullanılmak üzere eğitildiği gizli bir hükümet programındaki son gelişmeleri ele alan komedi macera filmi “G-Force” ile ilk 3 boyutlu filmine imza atıyor. En gelişmiş casusluk ekipmanlarıyla donatılmış olan bu eğitimli kobay fareler, dünyanın kaderinin patilerinde olduğunu fark ediyorlar. G-Force'un üyeleri kobay ajan Darwin (seslendiren SAM ROCKWELL), her koşulda başarıya ulaşmaya kararlı ekip lideri Blaster (seslendiren TRACY MORGAN), sürekli tavır takınan, her şeyin aşırısını ve Juarez'i seven silah uzmanı Blaster; dövüş sanatları uzmanı seksi Juarez (seslendiren PENÉLOPE CRUZ), ayrıca duvardaki sinek kadar rahat gizlenebilen istihbarat uzmanı Mooch ve bilgisayar ile bilgi teknolojisi uzmanı yıldız burunlu köstebek Speckles (seslendiren NICOLAS CAGE). Maceraları sırasında G-Force üyeleri hayvanlar aleminin diğer üyeleriyle de tanışır; evcil hayvan mağazasında kalakalmış olan Hurley (seslendiren Jon FAVREAU) ve sınırlar konusunda son derece takıntılı hamster Bucky (seslendiren STEVE BUSCEMI).

Yönetmenliğini Oscar ödüllü görsel efekt ustası Hoyt. H. Yeatman Jr.'ın yaptığı sinema G-FORCE, seyircileri son derece hareketli bir maceraya sürüklerken dünyanın daha da büyük kahramanlara ihtiyacı olduğunu bir kere daha ispatlıyor.
"Bilindik, hatta klasik konuları ele alıp, box office farklı bir yaklaşım getirdikten sonra olanları görmek çok eğlenceli." diyor Bruckheimer. "Gizli ajanlarla ilgili filmler James Bond'dan çok daha öncesine dayanır. Hayvanların konuşturulduğu ve kişilik kazandırıldığı filmler de bir süredir mevcut. Ama aynı zamanda gizli ajan olan hayvanlarla ilgili, ayrıca bol aksiyonlu, üç boyutlu bir animasyon film hiç görmedik."
Aksiyon ve bilgisayar destekli animasyonu birleştiren bu ileri teknoloji filmde ayrıca, kötü kalpli sanayici Leonard Saber'i canlandıran Golden Globe ödüllü BILLY NIGHY, G-Force'u kapatmak isteyen Özel Ajan Kip Killian'ı canlandıran WILL ARNETT, G-Force'un babacan kurucusunu canlandıran ZACH GALIFIANAKIS, ekibin veterinerini canlandıran KELLI GARNER, Connor'ı canlandıran TYLET PATRICK JONES, Killian'ın G-Force reklam dosyasına atadığı pek de zeki olmayan ajanları canlandıran JACK KONLEY ve GABRIEL CASSEUS, içi içine sığmayan pet shop sahibini canlandıran NIECY NASH, ve Büyükbaba Goodman'ı canlandıran LOUDON WAINWRIGHT gibi gerçek oyuncular da yer alıyor.
G-FORCE'un idari yapımcıları Mike Stenson, Chad Oman, Duncan Henderson ve David P.I. James. Hoyt H. Yeatman Jr. ve David P.I. James'in bir hikayesinden esinlenilen filmin senaryosu The Wibberleys'e ait (Büyük Hazine: Sırlar Kitabı fragman). Pat Sandston, Ted Elliot, Terry Rossio ve Ryota Kashiba, filmin ortak yapımcıları. Perde arkası yetenekler arasında görüntü yönetmeni Bojan Bazelli (Hairspray, Sihirbazın Çırağı), üretim tasarımcısı Deborah Evans (Rehine, kısa film Unutulmaz Titanlar), kostüm tasarımcısı Ellen Mirojnick (Deja Vu, Ölümcül Cazibe, Wall Street), kurgucular Jason Hellman (Devlet Düşmanı, Bad Boys II) ve Mark Goldblatt (Terminator 2: Kıyamet Günü’ndeki çalışmasıyla Oscar adayı, Armageddon), bestekar Trevor Rabin vizyondakiler (Armageddon ve Büyük Hazine filmleri), görsel efekt dalında iki kere Oscar kazanan Scott Stokdyk (Spider Man, Spider Man 2), ve özel efekt koordinatörü Stan Parks (Görünmeyen Tehlike filmi için Oscar adayı, Deja Vu) yer alıyor.

G-FORCE'U YAPMAK
Film Fikri Anaokulundaki Kobaylardan Çıktı
"sinema çıkış noktası çok ilginç." diyor oyuncu yönetmen Hoyt H. Yeatman Jr. "Görsel açıdan çığır açacak yeni bir proje arıyordum. Bu fikrin çıkmasını sağlayan beş yaşındaki oğlum oldu. Anaokulundaki sınıfından bir kobay getirmişti. Onlarsan sanki üniforma ve askeri miğfer giymiş askerlermiş gibi bahsediyordu. Ben de "Bu ufaklıklardan bir gizli ajan örgütü kursak ya." diye düşündüm.
"Hepimiz güldük.' diye devam ediyor Yeatman. 'Sonra internette araştırınca kediler, yunuslar, köpekbalıkları ve böcekler dahil olmak üzere, Amerikan devleti tarafından eğitilerek gizli operasyonlarda kullanılan hayvanlarla ilgili çok ilginç hikyeler okudum. "
"Bebeklerin ağzından çıkan bu hikaye,' diyor yapımcı Jerry Bruckheimer, "çok sıra dışıydı. Bu da bizim için uygundu; çünkü çok orijinaldi. En güzel tarafı da G-FORCE'daki hayali noktanın aslında bazı gerçek durumlarsan esinlenilmiş olması. Mayınları tespit eden yunuslardan kayıt cihazı taşıyan hamamböceklerine kadar, devletimiz ulusu korumak için hayvanların eğitildi pek çok gizli program başlatmıştı. Biz de bunu bir adım ileriye götürdük. Biliminsanları bu hayvanları sadece eğitmekle kalmayıp, onlarla iletişime geçmenin bir yolunu bulsaydı ne olurdu?"
Kobayların hayvanlarının gizli ajan olması fikrini geliştiren yapımcılar, hepsi de işine son derece bağlı üç kobay, bir yıldız burunlu köstebek ve bir sinekten medyana gelen G-Force'u yarattı. "Herhangi bir anda, dünyanın kaderinin onların patilerinde olabileceğini biliyorlar." diyor Bruckheimer.
Ama vizyondakiler filmin başarılı ve bir şekilde inandırıcı olması için, hayvanların da bir şekilde iletişimde olması gerekiyordu. Burada devreye, filmdeki G-Force'un arkasındaki dahi Dr. Ben Kendall giriyor. "Büyük icadı, yaptığı küğçük başlık. Bu sayede hayvanlar düzgün İngilizce konuşabiliyor. Kendi dünyalarında tıpı bizim gibi konuşabiliyorlar; ama insanlarla iletişime geçmek için bu başlıkları takmaları gerekiyor."
Dr. Kendall'ın gizli operasyonunda, G-Force'un görevlerinde yardımcı olan inanılmaz araçlar kullanılıyor.Motorlu sağlık topundan, gece görüşüne ve mini askeri PDA'lara kadar, G-Force'un dünyayı kurtarması için her şey mevcut. "Yüksekten atlamak için, düşük irtifalı yelken kanatları var." diyor Yeatman. "Çatı tepelerine sıçramaları gerektiğinde roket yardımı alabiliyorlar. G-FORCE dünyasında kobayların çok acayip araçları var." Kötü kalpli milayerder bir sanayicinin dünyayı yok etme planları ortaya çıkınca G-Force'un eğitimi ve ileri teknoloji casus araçları sınanmış oluyor. Görev çağırınca G-Force maceranın içine dalar.

8 Eylül 2009 Salı

Sizi Seviyorum

Vizyondakiler
Bu sinema içinde bulunduğu durumun ve yaşadığı ilişkinin kıymetini bilmeyen bir adama kadınlar tarafından verilen eğlenceli bir dersin hikayesi.

Çapkın bir adam olan Erkut, sevgilisi tatildeyken onu bir başkası ile aldatmaktadır. Kız arkadaşı Eda’nın eve erken dönmesi Erkut’u yakalamasına sebep olur. Kız arkadaşı Erkut’a hala aşıktır ve ona sorar; Neden? Erkut’un açıklaması ise çok cüretkardır. “-Biz erkekler böyleyiz, hep aynı kadın hep aynı ilişki sıkılıyoruz, seni seviyorum ama bu durum bu gerçeği değiştirmiyor” diye karşılık verir genç adam. Eda yıkılmıştır, bir taraftan Erkut’tan vaz geçmek istememekte diğer taraftan ise böyle yaşamak istememektedir. Onu terk eder. Ancak Eda durumu arkadaşı Aylaya açtığında Ayla’nın aklına tek gelen intikamdır. Öyle ya; Erkut tıpış tıpış geri dönmelidir. Bunun için daha önceden kendisine tavsiye edilen bir fal kafe’de çalışan Hatice’yi bulur. Eda Hatice’ye durumu anlatınca Hatice Eda’nın durumuna acır. Hala sevmektedir genç kadın çünkü. Ve bir çözüm bulacağını söyler. Sonrasında Hatice ile ne konuştuklarını görmeden Edanın eve dönüşünü görürüz. Erkut şaşırmıştır. Ama keyiflenir, sevgilisi kendisinden vaz geçmemiştir. Erkut’un arkadaşı Gökhan reklam kadının intikam almak için dönmüş olacağını söyler ama bu kadar karmaşık bir intikamı düşünmez Gökhan. En fazla Erkut’un bir yerlerini keseceğini düşünür. Erkut’u da bu konuda telaşlandırır, hatta uyumamasını söyler ama Erkut yine de dayanamayıp uyur. Ertesi sabah keyifle kalkar Erkut. Her yeri sağlamdır ama yan tarafa döndüğünde şok bir manzara ile karşılaşır. Eda’nın yerinde bir başkası yatmakta ve Eda vizyon olduğunu iddia etmektedir. Erkut konusunda her şeyi biliyordur bu kadın. Edadır, ya da öyle midir Erkut hiç anlayamaz. Ama tüm huyları Edadan farklıdır. Farklı talepleri vardır. Erkut tam bir gün boyunca yeni Edayı tanımaya çalışırken ertesi gün bir başkası ile uyanır. Yine farklı bir kadındır yanındaki. Saç rengi ile göz rengi ile başkasıdır. Ama bu kadın da Eda olduğunu iddia etmektedir. Yine günü bu kadını tanımaya harcar, bir öncekinden ve ilk Eda’dan farklıdır bu kadın. Ve her yeni gün bir başka kadınla uyanır Erkut. Kadınların hepsi Eda olduklarını iddia etmektedirler. Erkut kafayı yemiş olduğunu düşünmektedir. Arkadaşı Gökhan’ın bu durumun keyfini çıkarmasını söylese de o da duruma anlam veremez. Her gün bir başka kadın… Erkut’un sevgilisi her gün değişmektedir. Filmimizin reklam cümlesi de zaten budur? Sevgiliniz her gün bir başka kadın olarak karşınıza çıkarsa ne yaparsınız? Bu bir erkek vizyondakiler rüyası mıdır? Yoksa kabus mudur? Dışarıdan hoş bir durummuş gibi görünmesine rağmen olay Erkut için kabusa dönüşür. Çünkü her kadın bir öncekinden farklıdır. Yorulur, talepleri karşılayamaz, parçalanır Erkut. Ve bir gün gelir isyan eder. “Yeteeer!” Diye ağlamaya başlar. “Yeter değişiklik istemiyorum ben, aynı kadını istiyorum” diye. Ve bunu itiraf ettiğinde son kadın evdedir. Yani son Edadır. Bu Eda alış verişe gideceğini söyleyip evden çıkar. Alış verişten dönen ise oyuncu Erkut’un ilk Edasıdır. Yani aldattığı fragman kadın. Erkut Edaya sarılır. “-Ben değişiklik istemiyorum nolur sevgilim aynı kalsın diye.” Eda ne olduğunu anlamamış gibi davranır. Hikaye’nin aslı burada açıklanır. Eda hikayenin başında falcı Hatice’ye gittiğinde kadın bu durumdan, yani sevgililerinin sadakatsizliğinden şikayet eden bir grup genç kadının aldatan bir erkeğe ders vermek üzere örgütlendiğini anlatır. Eda bu erkeğin Erkut olmasını kabul eder. Ve Eda, sevgilisi Erkut hakkında bildiği her şeyi paylaşır kadınlarla. Kadınlar da her gece değişir. Vee Erkut’un hayatındaki bir tek Eda bir sürü değişik kadın görüntüsü ve huyuyla temsil edilir olur. Bunun için, yani bu durumun Erkut tarafından değişim sırasında fark edilmemesi için Erkut’un yiyeceğine düzenli olarak ilaç konulur. Gece kadınlar arası transferler yani birbirleriyle değişim gerçekleşir ve Erkut’un tırlatmasına neden olan “ her gün farklı kadınlar görüyorum” durumu böylece yaşatılır. En sonunda pes eden Erkut sevgilisine sarılır. O ilk Edadan başkasını istememektedir. Kadınlar ona dersi vermişlerdir. Finalde Eda “hayatım saçımı değiştireyim mi, her gün aynı görüntümü görmekten bıkmış olabilir misin” diye sorar. Erkut Hayııııır diye yere atlar… Ve dışarıda reklam Erkut’a bu dersi veren kadınların zaferlerini kutlamak istercesine paltoları uçuşarak yaptıkları ağır çekim ay yürüyüşünde donarız…

“sizi seviyorum” kısa film

1. EV İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erkut’un karşısında Eda
Oyuncu ERKUT – Bak, biz erkekler, biz hep aynı kadınla yaşamaktan sıkılıyoruz. Bu bizim doğamızda var. Erkek değişiklik istiyor.
EDA – Öyle mi?
VOİCE OVER – Sevgiliniz, her gün başka bir kadın olarak karşınıza çıksa ne yaparsınız?

2. EV-yatakoda İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erkut uyanmış keyifle yanına dönerken
yanında bir başka Eda vardır… Erkut korkuyla
yataktan düşerek…
ERKUT – Sen kimsin be!

3. SAHNELER İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Eda’lar değişik mekanlarda bir bir değişmektedir. Erkut her
seferinde şaşkındır.

4. CAFE İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erkut’un karşısında arkadaşı Gökhan, ondan
başlarız, onun konuşması üzerine değişik
Eda’lardan enstanteneler biner…
GÖKHAN - Oğlum çok acayip bir durumla karşı karşıyasın… Tıp dilindeki adını bilmiyorum ama halk dilinde bunun adı, her erkeğin hayali
VOİCE OVER – Bu bir erkek rüyası mıdır? Yoksa bir kabus mudur?

5. EV İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Erkut son Eda’nın karşısında çökmüş ağlıyordur…
ERKUT – Yeteeeer! Ne olur artık değişme. Ben sevgilimi istiyorum.

6. SOKAK İÇ - GÜN
------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dokuz ayrı Eda’nın yan yana, görkemli bir şekilde
paltoları, üzerlerindeki kıyafetler uçuşa uçuşa ağır
çekimde ay yürüyüşü yapar hali üzerine Eda’nın
sesi biner…
EDA – Hayatım, saçımı değiştireyim mi, her gün aynı görüntümü görmekten bıkmış olabilir misin?
Eda’nın yüzündeki zafer gülümsemesine
Erkut’un sesi düşer…
ERKUTSES – Hayıııır!

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Soysuzlar Çetesi

PRODÜKSİYON NOTLARI:
Yönetmenliğini Quentin Tarantino’nun üstlendiği “Inglorious Basterds”ın çekimlerine Almanya’da başlandı. Yapımcılığını Oscar adayı yapımcı Lawrence Bender’in gerçekleştirdiği filmin başrollerinde Brad Pitt, Diane Kruger, Mélanie Laurent, Christoph Waltz, Daniel Brühl, Eli Roth, Samm Levine, B.J. Novak, Til Schweiger, Michael Fassbender ve Mike Myers oynuyorlar.
Quentin Tarantino yeni filminde daha önce başka yapıtlarında birlikte çalıştığı Oscar adayı kurgucu Sally Menke, Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Bob Richardson ve prodüksiyon tasarımcısı David Wasco ile bir kez daha işbirliği yaptı. Ünlü yönetmenin ilk kez işbirliği yaptığı isim ise, Oscar adayı kostüm tasarımcısı Anna Sheppard oldu.
The Weinstein Company ile vizyondakiler Universal Pictures’ın ortaklaşa finanse ettiği filmin uluslararası dağıtımını Universal Pictures’ın yapacağı açıklandı. 2009 yaz aylarında gösterime girmesi planlanan filmin çekimleri, Almanya’da kurulu Babelsberg Stüdyolarının yanısıra Berlin, Saksonya ve Paris’te gerçekleştiriliyor.“Inglorious Basterds”ın konusu, Alman işgali altındaki Fransa’da başlar. Çok sevdiği ailesinin, Nazi Albay Hans Landa’nın (Christoph Waltz) tarafından katledilmesine tanıklık eden Shosanna Dreyfus (Melanie Laurent) adlı kadın, katliamdan kılpayı kurtularak Paris’e kaçar. Orada sinema salonu sahibi ve işletmecisi olarak yeni bir kimlik edinir.
Aynı günlerda Avrupa’nın başka bir köşesinde Teğmen Aldo Raine (Brad Pitt), Yahudi askerler tarafından kurulan bir grubu düşmana karşı misilleme yapma amacıyla organize etmektedir. Düşmanları tarafından “Piçler” yakıştırmasıyla bilinen Raine’ın grubu, Nazi Almanyasının önde gidenlerine zarar verme misyonunu üstlenmiştir. Bu amaçla, Alman sinema oyuncusu ve gizli ajan Bridget Von Hammersmark (Diane Kruger) ile işbirliği yaparlar.Shasoanna’nın kendi intikamını alma planlarını yaptığı bir sinema salonunun çatısı altında hepsinin kaderleri kesişecektir.
"SOYSUZLAR ÇETESİ"NİN YÖNETMENİ QUENTIN TARANTINO YENİ FİLMİNİ ANLATTI
Quentin Tarantino, yıllardır Brad Pitt’le çalışmak istiyordu, Brad Pitt de Tarantino’yla. Sonuçta her şey şanslı bir zamanlama ve bir video akşam yemeğinde ayarlandı.
Tarantino, o ya da bu şekilde 10 yıldır üzerinde çalıştığı Soysuzlar Çetesi projesinin üzerindeki çalışmaları neredeyse tamamlamak üzereydi. Karakterlerden biri olan Teğmen Aldo Raine, Pitt için biçilmiş kaftandı. Tarantino bunu biliyordu. Ancak "yeryüzündeki en büyük yıldız"ın böyle kısa sürede bir rol için uygun olup olmayacağını bilmiyordu.
Tarantino içinden dilek tutarak numarayı tuşladı. Tarantino "Brad ve ben birkaç kez karşılaşmıştık ve bir şekilde birbirimizin hayranı olduğumuzu dile getirdik." diye anılarını dile getiriyor. "Ve birlikte çalışmayı da çok istiyorduk".
"Menajeri benim kişisel dostum olduğu için şanslıyım. Onu bir süre önce başka bir projeyle ilgili olarak aramıştım ve bana şöyle dedi "Biliyor musun, bunu yapamaz. Şu anda ikinizi bir araya getiremem, yoksa aranızda bir aşk başlar ve başlaması mümkün olana kadar böyle bir şey olmasına izin veremem. Birbirinizi üzersiniz." Ben de "Tamam." dedim.
"Benim için ilk etapta önemli olan aktör değil, karakterin kendisidir. Ve karakterin, aktöre uygun olması gerekir, ister yıldız olsun, isterse pek tanınmamış bir oyuncu. Uygun olduğunda ortaya özel bir şey çıkar."
"Ben de bekledim ve bakalım neler olacak diye düşündüm... Sonra bu durumda bu karakter ortaya çıktı ve bunun Brad için mükemmel olacağını düşündüm.
"Ve biliyor musunuz, inanılmaz derecede şanslı olduğumu fark ettim. Hem şu anda dünyadaki tartışmasız en gözde yıldıza gidecektim, hem de menajerine ‘Bunu hemen yapmalıyım çünkü onu beklemeye vaktim yok. Müsait olması ihtimali nadir?’ diyecektim."
"Bir filmin çekimlerinde miydi, sırada iki filmi bekliyor muydu, bunların hiçbirini bilmiyordum. Eşinin bir film yapıp yapmadığını bilmiyordum. Yapıyorsa ben filmimi çekemeyecektim çünkü sırayla film çekiyorlar ve biri evde kalıp çocuklarla ilgileniyordu. Ve müsait olduğu ortaya çıktı. Ne kadar şanslıyım sizce?"
Tarantino projenin ayrıntılarını konuşmak üzere Pitt’in evine akşam yemeğine davet edildi. Çok iyi anlaştılar ve akşam yemeği, gecenin geç saatlerine kadar uzadı.
"Senaryoyu önceden ona yolladım. Okudu ve benimle tanışmak istedi. Biz de onun evinde buluştuk ve beş şişe şarap içtik. Brad’in kendi rozesinden, kendisi bir şarap sahibi. Muhteşem bir şey. Çok keyifli bir geceydi." diyor Tarantino.
Pitt, yabancı oyuncuların da yer aldığı bir kadroya katıldı. Eli Roth, Nazileri öldürmek ve onlara korku salmak için düşman hatlarının gerisine gönderilen acımasız Amerikan askerlerinden oluşan ve başlarında Teğmen Raine’in olduğu "soysuzlar"dan biri rolünde. Diane Kruger, gizlice Müttefikler için casusluk yapan Alman Film Yıldızı Bridget von Hammersmark’I canlandırıyor. Melanie Laurent, ailesinin katledilmesinin intikamını almaya çalışan genç ve güzel bir Yahudi kadını oynuyor. Christoph Waltz ise nazik, büyüleyici ve biro o kadar kötülük dolu SS subayı Albay Hans Landa rolünde.
Her zamanki gibi bu filme ilham olan filmler vardı ancak Soysuzlar Çetesi, kesinlikle eşsiz ve Tarantino tarzı bir film. Tarantino bu filmde ancak özel bir sinemacının cesaret edebileceği şekilde tarihi yeniden yazıyor ve bunu bir kovboy filmi, masal tadında sunuyor.
"12 Kahraman Haydut filminin büyük bir etkisi var." diyor Tarantino. "Fakat göründüğündan daha fazla etkisi olabilirdi diye düşünüyorum. Bu vizyon filmin çıkış noktasıydı ve sonrasında kendi yoluma devam ettim. Filmi yazmak için klavye başına oturduğumda bunun kendi 12 Kahraman Haydut’um olacağını düşünmüştüm fakat öyle olmadı. İlk başta niyetim buydu."
Tarantino sekiz ay boyunca Berlin’deki ünlü Babelsberg Stüdyoları’nda çekim yaptı ve bu arada şehre aşık oldu.
"Küçük bir dairem ve yürüyüşe çıktığım küçük bir parkurum vardı. Beğendiğim restoranlar ve barlar, buluştuğum arkadaşlarım vardı." diyor Tarantino. "Almanya artık benim ve ömrümün sonuna kadar orayı ziyaret edeceğim. Orada arkadaşlarım, gidecek yerlerim var, orası artık benim de ülkem. Gerçek mekanda çekim yapmanın en güzel taraflarından biri de bu."
Özellikle bir bar yönetmen, oyuncular ve ekip için uğrak yeri oldu; Mitte bölgesindeki Tarantino’s Bar. Bu bar, Tarantino’nun yaptığı her şeyin kutsandığı bir yer gibi ve bar sahibi hiç beklemediği bir anda Tarantino’yu karşısında gördüğünde hayatının şokunu yaşamış olmalı."
"Harikaydı." diyor Tarantino gülümseyerek. "Bu bar hakkında bir şeyler duymuştum, insanlar anlatmıştı, bana oradan kibrit kutuları getirmişlerdi. Ve çok eğlenceliydi, oraya mutlaka gitmeliyiz demiştim."
"Bazılarımız akşam yemeği yemişti ve gidip bara baktık, harika bir yerdi. Gerçekten harikaydı, yani Almanya ya da herhangi bir yerde benim açabileceğim türden bir bara benziyordu. Çok güzeldi."
"İç tasarımı harikaydı, her yerde benim posterlerim var, büyük ekransa sürekli benim filmlerimi oynatıyorlar, filmlerimin müziğini çalıyorlardı ve sonar ben içeri girdim."
"Bar sahibi benim filmlerime bayılıyormuş ve barı 3 yıl kadar once açmış, benim kapıdan içeri girip gireceğimi hiç bilmeden hem de. Ben de girdim. Ve adam iyi biriydi, bana doğru geldi ve "Kendi mekanına hoş geldin." Dedi. Orada pek çok kez parti verdik, bolca eğlendik. Çok eğlenceliydi.
Oyuncular, Tarantino’nun sette çok talepkar ve ne istediğini çok iyi bilen bir yönetmen olduğunu söyleyecektir. Fakat set dışında ekibi ve oyuncularının aralarında bir bağ oluşması için elinden geleni yapıyor. Bu da sette arkadaşlık duygusunun oluşmasını sağlıyor ve herkes olabilecek en iyi filmi çıkarmak için canla başla çalışıyor.
Tarantino haftada bir kez Babelsberg’deki sinemada kendi film gecelerini düzenliyor ve özel koleksiyonundan filmler oynatıyordu. Tabii ki sosisli ve patlamış mısır da oluyordu.
"Harikaydı çünkü Alman yapım sorumlusu böyle şeyler yapacağımız için çok heyecanlıydı, bu yüzden mısır olacaktı. Almanya’da tuzlu patlamış mısır ve tatlı patlamış mısır vardı, ayrıca bira içtik. Sonra da sosisli standı geldi. Çoğu Perşembe gecesi bunu yapardık. Çok eğlenceliydi. Sinema işte."
Sinemanın, Soysuzlar Çetesi’nin hikayesinde büyük bir rolü var. Laurent’in canlandırdığı Shosanna, ailesi katledilen ve sonunda Paris’te bir sinema işleten bir karakteri canlandırıyor. Bu sinemada Nazi’lerin propaganda filmlerinden birinin galası düzenlenecektir. Bunun sonucunda sinema iki farklı grubun, etkinliğe katılacak üst düzey Nazi’lere suikast düzenlemek için ortak noktası haline gelecektir.
"Bana ilginç gelen şey, bir tarafta çok etkili bir metafor olması, ama öbür taraftan metafor falan olmayışı, gerçek oluşuydu." diyor Tarantino. "3. Reich’I yerle bir edecek olan şey sinemanın kendisidir. Bunun hem büyük bir imge olması, aynı zamanda şiirsellik dışında gerçek olması çok hoşuma gitti, onları yıkan şey sinema oluyor.
Tarantino, sinema dünyasına 1992’de ilk kez Sundance Film klip Festivali’nde gösterilen Rezervuar Köpekleri filmiyle muhteşem bir giriş yapmıştı. Ardından dünyanın dört bir tarafında eleştirmenlerin ve halkın beğenisini toplayan filmler yaptı.
İki yıl sonra Ucuz Roman ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye reklam ödülünü kazandı, ayrıca orta senaristi Roger Avary ile birlikte en iyi senaryo oscar’ını da kazandı.
SORU: Shosanna rolündeki Melanie Laurent’ın filmde önemli bir rolü var. Onu nasıl buldunuz?
CEVAP: Aslında o bana Shosanna’yı anımsatıyordu ve shosanna, uzun zamandır ilgilendiğim bir karakterdi. Çok uzun bir süredir aklımdaydı, bu yüzden onu kimin oynayacağı konusunda çok özenliydim, tam bir uyum olması gerekiyordu. Melanie ile tanıştığımda Daniel’I oynayacak kişi zaten belirlenmişti ve onları birlikte provaya aldık ve eski film yıldızları dönemlerindeki gibi bir büyü çıktı ortaya. ‘Tanrım, kırklı yıllardaki gibi. Bu karakterleri Daniel ve Melani oynayacak’ diye düşündüm. İkisinin birlikte oynaması, eski Hollywood’un altın günlerini hatırlatıyordu. Melanie ile akşam yemeğine çıktık ve ikimizin arasında harika bir işbirliği olabileceğini anladım.
SORU: Berlin’de sizin onurunuza açılmış Tarantino’s adında bir bar var ve birkaç çekim gününden sonar oraya gittiğiniz söyleniyor. Nasıldı?
CEVAP: Harikaydı. Bu bar hakkında bir şeyler duymuştum, insanlar anlatmıştı, bana oradan kibrit kutuları getirmişlerdi. Ve çok eğlenceliydi, oraya mutlaka gitmeliyiz demiştim. Bazılarımız akşam yemeği yemişti ve gidip bara baktık, harika bir yerdi. Gerçekten harikaydı, yani Almanya ya da herhangi bir yerde benim açabileceğim türden bir bara benziyordu. Çok güzeldi. İç tasarımı harikaydı, her yerde benim posterlerim var, büyük ekransa sürekli benim filmlerimi oynatıyorlar, filmlerimin müziğini çalıyorlardı ve sonar ben içeri girdim. Bar sahibi benim filmlerime bayılıyormuş ve barı 3 yıl kadar once açmış, benim kapıdan içeri girip gireceğimi hiç bilmeden hem de. Ben de girdim. Ve adam iyi biriydi, bana doğru geldi ve "Kendi mekanına hoş geldin." dedi. Orada pek çok kez parti verdik, bolca eğlendik. Çok eğlenceliydi.
SORU: İnsanlar artık Tarantino tarzı yönetmenlikten söz ediyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ve tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
CEVAP: Tarantinovari terimini arada sırada duydum. Tarantinovari’yi benim tanımlamam doğru olurmu bilmem, bunu insanlar bana söylemeli. Bu zor bir soru çünkü yaptığınız şeyi yapıyorsanız ve bu tam olarak bilinçli değilse, kendiliğinden yapıyorsunuzdur.
SORU: Sizin filmlerinizdeki en belirgin şey nadir sizce?
CEVAP: En belirgin ögelerden biri filmlerimde vermeye çalıştığım mizah duygusudur. Ben insanların komik olmayan bazı şeylere gülmelerini sağlamaya çalışıyorum. Filmlerimi yazarken kahkahalar duyarım. Bunları komedi olarak yazıyorum demiyorum ama kahkahalar ortada oluyor. Filmi yaparken de kahkahaları hayalimde canlandırırım, aynı şey kurgu sürecinde de geçerli. Kurgu sırasında kahkahaların nerede olacağını biliyor olurum. Seyircilerle birlikte ilk kez filmi seyrettiğinizde her şeyi tamamlayan bir yön var. Bu bir tarif gibi ve kekin kabarması için son bir malzemeye daha ihtiyacı oluyor. Benim açımdan, seyirciyle birlikte izleyene kadar tamamlanmış sayılmaz. Ancak o zaman filmin bittiğini hissediyorum. Ancak bu delilik yönteminin bir parçası da, normalde gülmeyeceğiniz şeylere gülmenizi sağlamaktır. ‘Ne diye gülüyorum ?’ diye sorabilirsiniz kendinize. Yine de gülersiniz, çok yazık.
SORU: Bu filmden once kafanızda Almanya’yı nasıl canlandırıyordunuz ve Soysuzlar Çetesi üzerinde çalışmak üzere oraya gittikten sonra bu imaj nasıl değişti?
CEVAP: Bir yerde 8 ay çekim yapıp orada yaşadığınız zaman orayla ilgili fikirleriniz kökten değişir. Küçük bir dairem ve yürüyüşe çıktığım küçük bir parkurum vardı. Beğendiğim restoranlar ve barlar, buluştuğum arkadaşlarım vardı." diyor Tarantino. "Almanya artık benim ve ömrümün sonuna kadar orayı ziyaret edeceğim. Orada arkadaşlarım, gidecek yerlerim var, orası artık benim de ülkem. Gerçek mekanda çekim yapmanın en güzel taraflarından biri de bu. Esas sürpriz, daha once kafa yormadığım ve belli belirsiz söz edebileceğim şey, 3. Reich’ın benim sunduğum şekilde yok olmasıydı. Bunu Yahudi kökenli arkadaşlarıma gösterip okuttuğumda, ‘Vay canına! Harika! Bu müthiş bir fantazi ve epeydir aklımdaydı.’ dediler. Almanlarla konuşana kadar, bunun onların da hayali olduğunu fark etmedim. En azından son 3 nesildir, böyle bir hayalleri vardı ve biraz düşünecek olursanız bu çok doğal. Herkes gibi, hatta daha fazla olumlu tepki verdiler işin bu hayal yönüne. Benim açımdan önemli olan şeylerden biri senaryoyu beğenmeleriydi fakat ‘Bunu Almanya’da yapabilir miyiz, izin var ama yapabilir miyiz bilemem.’ dediler. Hatta bir Alman’ın yapması durumunda "Tamam ama çok dikkatli ol." Derlerdi.
SORU: Filmde sinema büyük bir imge olarak görünüyor.
CEVAP: Bana ilginç gelen şey, bir tarafta çok etkili bir metafor olması, ama öbür taraftan metafor falan olmayışı, gerçek oluşuydu." diyor Tarantino. "3. Reich’I yerle bir edecek olan şey sinemanın kendisidir. Bunun hem büyük bir imge olması, aynı zamanda şiirsellik dışında gerçek olması çok hoşuma gitti, onları yıkan şey sinema oluyor. Bir ara senaryoda sinemadaki yangını Shosanna’nın başlatmasını düşünüyordum fakat yangını nasıl başlatacaktı? Bir bobin Jud Suss ile mi? Yoksa yangını Grand Illusion ile başlatıp, 3. Reich’ın üzerine Papa Jean yağıyormuş gibi mi olmalıydı?
SORU: Inglourious Basterds, İtalyan yönetmen Enzo Castellari’nin yönettiği bir filmin Amerika’daki adı. Filmin adı dışında, sizing filminiz üzerinde bir etkisi oldu mu?
CEVAP: Filmin adı dışında aslında hayır. Sadece Castellari’nin, Sam Peckinpah gibi ağır çekim konusunda uzman olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten muhteşem filmlerde harika ağır çekim sahneleri var ve ben de filmde birkaç yerde ağır çekim kullanıyorum. Bunun dışında sadece isim aynı. Fakat Castellari’nin büyük bir hayranıyım.
SORU: Sinemacı olarak bir eğitim almadınız. Sinema ve yönetmenliği sadece film seyrederek öğrenmek mümkün mü?
CEVAP: Tuhaf ama bence çoğu sinema okulu, estetik ögeleri pek öğretmiyor, kendi estetiğinizi oluşturmak zorundasınız. Ve bir sanatçı olmanın bir bölümü de kendi estetiğinizi keşfetmektir. Size müzik ile görüntü eşlemesini öğretebilirler, ya da farklı farklı kurgu numaralarını, veya kamerayla yapabileceğiniz numaraları…. Size bazı filmler izlettirirler. Ancak bir sanatçı olmanın büyük bölümü kendi estetiğinizi keşfetmektir. Bunu beğeniyorum, bunu beğenmiyorum diye başlarsınız. Sonra iyi eser ile kötü eser arasındaki farkı anlamaya başlarsınız, artık olay sadece bu hoşuma gidiyor, bu gitmiyor değildir. Sonrasında estetiğinize ince ayar yaparsınız. Ardından her şey olayı pratiğe dökmeye kalır. Sinemada hikaye anlatımında beni en çok etkileyen kişinin, eleştirmen Pauline Kael olduğunu söyleyebilirim. Ben sinema okuluna gitmedim fakat onun yorumlarını okudum ve onun yorumları her türlü sinema okulundan, tüm profesörlerden daha iyiydi. Bana estetiği öğretti. Onun her dediğine katıldığımı söylemiyorum. Yorumlarının büyük bölümüne katılmazdım. Fakat bugüne kadar beni etkiledi. Çekimlere gelince, bir yönetmen olarak, daha yönetmen olmadan once bile, yönetmen olmak için her şeyi bilmeniz gerekmediğini anlamak biraz zaman aldı. Işıkları alıp, belli bir ışık efekti yaratmak için nasıl koymam gerektiğini bilmem gerekmiyor. Bunu benim yerime yapan insanlar var. Bu iyi bir örnek çünkü bunu bilmiyordum. ‘Bu tür ışığı nasıl yapabilirim?’ dediğimde cevap ‘O tür bir ışığı sen yapmazsın.’ olurdu.
SORU: Yani işi paslamayı ve işbirliği yapacağınız doğru kişileri seçmeyi öğrendiniz.
CEVAP: Evet. Aslında bunu ne zaman fark ettiğimi söyleyeyim. Rezervuar Köpekleri’ni çekmeden once Sundance Enstitüsü’ndeydim ve Terry Gilliam ile bazı çekimler yaptım. Onunla hoş bir şekilde sohbet ediorduk ve kafamda harika görüntüler vardı ancak o gün biraz ürkmüştüm ve orada çekmenin bir tarzının olmayacağı, iyi bir görüntü sağlamayacağı ve daha once bazı filmlerde gördüğüm gibi sönük olacağını düşünmeye başladım. Kafamdaki görüntüyü beyazperdeye nasıl yansıtabilirim diye düşündüm. Terry’e ‘Senin çok belirgin bir görsel imzan var. Bunu beyazperdeye nasıl taşıyorsun?" diye sordum. O da şöyle cevap verdi: "Önemli olan Quentin, onu bunu senin yapman gerekmez, bunu senin yerine yapacak insanlar var. Yaptıkları işi beğendiğin harika insanları işe al ve onlara neler istediklerini söyle.Neler istediğini onlara, onların anlayabileceği bir şekilde anlatabilmelisin" Bunu söylediği anda işin üstündeki esrar perdesi büyük ölçüde kalktı. "Ne istediğimi biliyorum, bunları söyleyebilirim, bunları açıklayabilirim, tek yapacağım budur." Diye düşündüm. Tek gereken şey bu gibiydi.
SORU: Filmlerinizde hep çok güçlü kadın karakterler oluyor. Neden? Annenizin, sizin hayatınızı büyük ölçüde etkilemiş olmasından dolayı mı?
CEVAP: Nedenlerden birinin bu olduğundan eminim. Bekar bir anne tarafından yetiştiriliyorsanız ve güçlü bir kadınsa, kadınlar hakkında onların güçlü olduğunu düşünürsünüz. Annemin beni yetiştirme tarzı ve onun başarılı hayatı sayesinde, bir kadının yapamayacağı bir şey olmadığını, sadece kendi kendini kısıtladığını düşünürüm. Hiçbir şey annemi sınırlandıramamıştı ve bu yüzden kadınların güçlü olduğunu düşünürüm. Senarist olarak kadın rolleri yazarken böyle yazarsınız.
SORU: 12 Kahraman Haydut filmi, Soysuzlar Çetesi’ni yazarken sizi etkiledi mi?
CEVAP: O filme bayılıyorum. Büyük bir etkisi var. Fakat göründüğündan daha fazla etkisi olabilirdi diye düşünüyorum. Bu filmin çıkış noktasıydı ve sonrasında kendi yoluma devam ettim. Filmi yazmak için klavye başına oturduğumda bunun kendi 12 Kahraman Haydut’um olacağını düşünmüştüm fakat öyle olmadı. İlk başta niyetim buydu

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Yakup Sancı: Ökkeş Avgın 1964 yılında Kahraman Maraş da doğdu. İstanbul Halıcıoğlu’nda askerlik yaparken ağabeyi Yeşilçam da Metro Video film şirketinde Pazarlama Müdürlüğü yapıyordu. Çarşı iznine çıktıkça ağabeyi’nin yanına geliyordu. Yeşilçam’ın birçok ünlü ünsüz aktörleri ile bu vesile ile tanıştı. Askerlik bittikten sonra memlekete döndü. Bir yıl sonra tekrar İstanbul’a geldi ve ilk tv dizisi olan "Polis" dizisinde sivil polis olarak 3 bölüm çalıştı.
Sinema emektarlarından, avantür (Kavga) Yumruk atma, yumruk alma, gibi teknikler öğrendi.
Sinema da oyunculukla yetinmedi. Avgın, bir çok filmde ünlü, ünsüz jön ve jöndam’a dublörlük yaptı. Onun için önemli olan öyle ya da böyle bir şekilde sevdiği sinema sektöründe olmaktı. Öyle de oldu. Bir şekilde girdiği sinema sektöründe 26 yılı geride bıraktı. Bir çok filmde oyuncunun yaptığına inandığımız ‘’vay bee’’dediğimiz sahnelerin görünmez kahramanı oldu.
Yakup Sancı: Sinemada dublöre neden gerek duyulur?
Ökkeş Avgın: Filmlerin bazı tehlikeli sahnelerini başrol oyuncuları yapamadığı için, ya da video oyuncusunu tehlikeye atmamak için prodüktörler dublörler ile çekerler. Bu çekilen sahneler ağır ve tehlikeli sahnelerdir. En küçük bir hata sizi ölüme ya da ciddi sakatlanmaya götürebilir.
Yakup Sancı: Dublör olmak için sadece cesaret mi geriyor?
Ökkeş Avgın: Hayır bir çok şey gerekiyor. Aksiyon ve klip oyunculuğu bilmeniz gerekiyor. Dublörü olduğunuz kişiyi oynuyorsunuz onun hareketlerini iyi okumalısınız, onun gibi oynamalısınız.
Yakup Sancı: Dublörlük yaparken Prodüksiyonun aldığı güvenlik tedbirlerini yeterli buluyor musunuz? Yoksa siz kendiniz mi alıyorsunuz bu tedbirleri?
Ökkeş Avgın: Prodüksiyon istediğimiz malzemeleri alıyor. Ben yapacağım harekete göre o malzemeyi kullanıyorum. Eğer Prodüksiyon’a güvenip işe başlarsak sonraki filmi çekemeyebiliriz.
Yakup Sancı: Peki vizyondaki malzemeler yeteri kadar güvenli oluyor mu?
Ökkeş Avgın: Türkiye standartlarında malzeme yetersiz güvenlik tedbirleri için. Hala günümüzde bir şişme yatak bile bulunamıyor. 5.6 kattan atlama sahnelerinde karton kolilerle, yataklarla güvenlik önlemleri alıyoruz. Hiçbir kamera hilesi olmaksızın bire bir çekiyoruz.
Ve tek kamera ile çalışıyoruz çoğu kez. Olmadı bir daha yeniden yeniden defalarca bu tehlikeli oyunu oynuyoruz.
Yakup Sancı: İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Neden daha güvenli tedbirler alınmıyor?
Ökkeş Avgın: Sinemaya olan sevdamdan dolayı gözümü karartıyorum. Sonucu ne olursa olsun o kısmını pek düşünmüyorum. Verilen işi aksaksız layıkıyla yerine getiriyorum. Aldığımız ücretler yetersiz olduğu için ancak geçinmemizi zar zor sağlıyor. Daha güvenli malzemeler daha modern techizatlar alamıyorum.
Yakup Sancı: İş kazaları yaşıyorsunuz. Sette doktor ambulans bulunuyor mu?
Ökkeş Avgın: Bir dublörün bilmesi gerekenlerden bir de bu. Genelde ufak tefek iş kazalarını ayaküstü kendimiz tedavi ediyoruz. Dublör oluyorsanız tehlikelere karşı olası durumda kendinizi tedavide edebilmelisiniz. Bunun için ilk yardım tekniklerini de bilmelisiniz. Çünkü birçok tehlikeli sahne çekilirken sette doktor ambulans bulunmuyor. Ancak ciddi bir kaza olursa ambulans geliyor. Mesela Yasemin Yalçın’ın "Şuayip" tiplemesinin dublörlüğünü yapıyorum. "Şuayip"in 4 üncü kattan atlayarak intihar etmesini oynayacağım. Bana Prodüksiyon 2 inci kat dediği için ben karton kolileri 2 nci kata göre düzenledim. Yönetmenimiz bu mesafenin çok kısa olduğunu söyleyerek 3 kata çıkmamı söyledi. Oradan da verim alamayacağını söyleyerek 4 üncü kata çıkmamı söyledi. Bende karton kolilerin 2 inci kata göre ayarlandığını söyleyerek daha dışarıya doğru çıkarmalarını söyledim. Yönetmenimiz, ‘’gün batıyor bu sahneyi almalıyız bu sahneyi böyle idare et!’’ diye söyledi. Ve ekledi. ‘’Burada 200 oyuncu seni bekliyor korkuyorsan ben yapıyım’’ diye de iğneledi. Karton kolileri daha dışarıya doğru aldılar. Karton kolilerin yerleştirdiğim düzenini de bozmuşlar. Sanata ve yönetmene saygımdan dolayı kendi can güvenliğimi hiçe sayarak, siz hazırsanız bende hazırım dedim. Kamera kayıt denildi kendimi boşluğa bıraktım. Karton kolilerin üzerine düştüğümü hatırlıyorum gerisi yok. Bayılmışım. Gözümü hastanede açtım ancak. Bu gibi durumlarda ambulans geliyor! Bir bardak kırıyoruz garsondan 10 defa özür diliyoruz. Kalbimiz çok kırılıyor bir özür dilemek bu kadar mı zor?
Zaptiye-i vaka filminde, komedi türü bir film. Rol gereği. Koşarak birine sarılı vaziyette camdan aşağı düşme sahnemiz vardı. Birinci prova yapıldı. Çekimde alt alta üst üste düştük. Sağ ayağım bileğimden tamamen tersine döndü. Ben bunu düzelme şeklini bildiğim için, setteki arkadaşlarımdan ricada bulundum. Ayak parmak uçlarından tutun ve topuğumdan tutarak serce çevirip kendinize çekin dedim. Kendimi bu şekilde tedavi ettim.
Levent Kırca’nın son vizyon filmini çekiyoruz. Oyunculuğun yanında dublörlüklerini de yapıyordum. Kağıthane de ki tarihi harabelerin önünde çekim yapıyoruz. Üzerimizdeki elbiseler tarihi, dönem kıyafetleri kılıç kalkan miğfer, mızrak. Herkes birer ata binsin denildi. Oyuncu arkadaşlarımız at sahiplerine hangi atların uysal ve haşarı olduğunu sorarak seçiyorlardı. Benim dublör olduğum için en serseri at bana tahsis edildi! Şehrin merkezinde atlarla film çekmeye uğraşırken, bu serseri at bende üzerinde iken asfaltta dörtnala koşmaya başladı. Çok iyi at binicisi olmama ramen atı kontrol etmem imkansızdı. Benim üzerimde ne miğfer ne kılıç kalkan kaldı. Böylece döküle saçıla iki kilometre kadar reklam koştuk. İnsanlar, araçlar film çektiğimizin farkında değillerdi. Hayretlerle bakıyor korna çalıyorlardı. Benim serseri atım bu korna seslerine tepki olarak daha da çıldırıyordu. İyice huysuzlaşmıştı. Koşa koşa yordum atı. Anca durdurabilmiştim.
Aynı filmde benim 6 ıncı kattan atlama sahnem vardı. Levent Kırca itfaiyeden bana şişme yatak getirdi. Yatağı yerine kurduk, Atacan beyin dublörü olduğum için plastik makyajlarımı ban kendi elleri ile yaparak bire bir benzetti.
İtfaiye şefi gelerek, "Levent Bey, bu yatak 3 kattan atlayanlar içindir. 6 kattan atlanırsa yatak patlar ben risk almak istemiyorum" dedi. Levent Kırca bana defalarca sordu yapabilir misin? Ben yaparım hocam dedim. 6 kata çıktım atlama vaziyeti aldım. Yerel tv muhabirleri Levent hocaya bu sahnenin tehlikeli olduğunu vurgulayarak tekrar tekrar sormuşlar. Levent hoca megafonu eline alarak, ‘’Ökkeş, uçan adam sakın atlama! Yürüyerek merdivenlerden in yanıma gel’’ diye anos yapıyordu. Aşağı indim. Levent hoca ‘’oğlum, Ökkeş ben bu sahneyi yaptın saydım sen beni mat ettin. Ücretini de sana ödüyorum ana sütün gibi helal olsun’’ dedi. Levent Kırca için sadece dublör değil her şeyden önce bir insandım ve o bunun farkındaydı. Filmin konusu da zaten Yeşilçam oyuncularının çilesini anlatan bir filmdi.
Yakup Sancı: Çok filmde dublör kullanılıyor ama jeneriğe bu dublörlerin adı yazılmıyor. Sizin yaptığınız işlerde adınız yer alıyor mu?
Ökkeş Avgın: Maalesef. Bu konuda çok üzülüyorum. Sır çocukları filminde dublör olarak yanma sahnem var. Gecenin saat 10’unda sete çağırıldım. Sabahın 4.30’unda sıra bana geldi nihayet. Geçmişte birçok dublör sahnelerini oynadığım bir arkadaşımla olan Mehmet Uğur ile beraber yanmayan elbiseleri hazırlayıp giydik. Bir fıçı su ile iki battaniye ısladık. Sette reklam yangın söndürücü bile yoktu bırakın itfaiyeyi. Üstümüze bally tenekesi dökerek daha gür alev çıkmasını sağladık. Biz bu sahneyi başarı ile çektik. Ama sonrasında üzerime atılan battaniyeler alevi söndürmeye yetmedi. Battaniyelerin altında hala yanmaktaydım. Nefessiz kaldım. Kendi çabamla yuvarlanarak yanan ateşi söndürmeye çalıştım ve başardım. Bir dublör olarak hayatınızı tehlikeye atıyorsunuz ama o filmin jeneriğinde adınız bile yazılmıyor. Bu beni çok üzüyor. O film 12 dalda ödül alıyor ama adınız yok!
Yakup Sancı: Tehlikeli sahnelerde dublörlük yapıyorsunuz. Bu sahnelere bu rollere nasıl motive oluyorsunuz?
Ökkeş Avgın: Geçmişte yapmış olduğumuz sporlardan ve sinemaya olan aşkımız bizi bir şekilde motive ediyor. Ancak, setlere gittiğimiz zaman yönetmenlerimiz jönlerin ve jöndamların sahnesini çekiyor. Gelsin sette beklesin deniliyor. Bu bekleme süresi bizi motivasyondan düşürüyor. Çalışacağımız sahnelerde hata yapmamıza neden oluyor. Bir dublör sete geldiğinde bekletilmeden sahnesi çekilmeli. Çünkü ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgide yürüyoruz!
Yakup Sancı: Bu kadar tehlikeli sahneler çekiyorsunuz. Hayat sigortası, kaza sigortası yapılıyor mu?
Ökkeş Avgın: Yapılıyor ama şu şekilde oluyor genelde. Bir iş kazası yaşamışsanız sigortanız anında yapılıyor. Eğer o işte kaza yoksa sigorta da yok. Ben 26 yıldır sinema sektöründe oyunculuk, dublörlük yapıyorum toplam 550 gün sigortam var!
Yakup Sancı: Dünya sinemasında dublörler böyle şartlarda mı çalışıyorlar? Yoksa bize özgü bir sistem midir?
Ökkeş Avgın: Avrupa da ki dublörler benzerliğinden dolayı yalnız bir tek oyuncuya çalışır. Kontratla sözleşme yapılırken en az jön kadar para alır. Oysaki bizim sinemamızda jön’ün vücut ölçüleri uysun yeterli. Hayatında hiç dublörlük yapmayan hiç oyuncu olmayan kişiye bile o sahneyi yaptırmaya çalışırlar. Bizim Yeşilçam da herkes bir dublördür! Camdan çıkar, attan düşer, vurulur uçurumdan düşer. Devasa yüksekliklerden atlar. Buna benzer birçok sahneleri oyuncu arkadaşlar can siperane yaparlar. Bu sahnelerin üstesinden herkes gelemez. Ne elimdir ki canınızı koyduğunuz bir iş maddi olarak da çok komik bir bütçe ile kapanmaktadır.
Yakup Sancı: Ben bu sahneyi oynayamam dediğiniz iş oldu mu?
Ökkeş Avgın: Çocuklarımın geçimini sağlamak için boğaz köprüsünden atla desinler atlarım. Kendimi düşündüğüm yok. Her şey çocuklarımın geleceği için. 26 yılımı verdiğim sinemadan bir beklentim kalmadı.
Yarını olmayan insan. Ölümünü arayan dublörüm. Bedelin ödeyecek prodüktör varsa ben hazırım.
Yakup Sancı: Bu sözün üstüne konuşacak pek bir şey kalmıyor. Sözün bittiği yerdeyiz.